1919 baharında, 29 yaşında bir adam karısını, kayınvalidesini ve üç çocuğunu da yanına alıp Londra’nın kuzeyindeki kırsal bir çiftliğe taşındı. Şehirden uzak, açık tarlaların ve sessiz yolların ortasında yer alan bu yeni ev, aile için hem bir başlangıç hem de bir belirsizlik anlamına geliyordu. Kapının hemen yanı başında ise doksan yıllık deri ciltli not defterleriyle dolu bir tarımsal araştırma istasyonu duruyordu; yıllar boyunca toplanmış gözlemler, kayıtlar ve deneylerle dolu bu eski arşiv, çiftliğin günlük yaşamına neredeyse gölge gibi eşlik ediyordu.
Adam, Ronald Aylmer Fisher’dı.
Ve gidecek başka bir yeri yoktu.
Bir “Başarısızlığın” Portresi
Hayatını dışarıdan bakan biri için Fisher o dönemde pek de parlak bir tablo çizmiyordu. Çocukluğu hastalık ve yalnızlıkla geçmişti. Gözleri o kadar bozuktu ki doktorlar yapay ışık altında okumayı yasaklamıştı. Ama matematik tutkusu söndürülemezdi — altı yaşında astronomiye hayrandı, yedi-sekiz yaşlarında ünlü gökbilimci Sir Robert Ball’ın halka açık derslerini takip ediyordu.
Harrow’da matematikte parlayan Fisher, Cambridge’e girdi ve 1912’de “wrangler” unvanını aldı — son derece zorlu sınavlarla kazanılan, bir sınıfta en fazla bir iki kişiye verilen prestijli bir matematiksel onur. Yapay ışık kullanamadığı için matematik hocası onu geceleri kaleme kâğıda gerek kalmadan, tamamen sözlü olarak eğitmişti; bu alışılmadık yöntem, onun düşünme biçimini de derinden etkiledi. Bu yüzden Fisher zihninde alışılmadık bir şey geliştirmişti: derin bir geometrik sezgi. Karmaşık ilişkileri zihninde adeta görür, şekiller ve düzenler arasındaki bağlantıları sanki gözünün önündeymiş gibi kavrardı. Bir bakışta aşikâr olan şeyleri başkalarına anlatmakta ise ömrü boyunca zorlandı; çünkü onun için apaçık olan bir fikir, dinleyenler için çoğu zaman uzun bir açıklama gerektiriyordu. Başkalarının aylarca üstüne uğraştığı kanıtları ise Fisher bunlar zaten belli diyerek geçiştiriyordu. Ona göre sonuç, çoğu zaman daha baştan görünür durumdaydı; mesele yalnızca bunu herkesin görebileceği bir biçimde ifade etmekti.
Cambridge sonrası hayat ise tam bir hayal kırıklıkları zinciriydi: Bir yatırım şirketinde istatistikçilik yaptı, ama bu iş ona uygun değildi; kısa süre sonra bıraktı. Kanada’da çiftçilik yapmayı denedi, fakat orada da tutunamadı ve yine vazgeçti. Birinci Dünya Savaşı’na katılmak istedi, ancak gözleri nedeniyle reddedildi ve bu da onun için ayrı bir yenilgi oldu. Yıllarca çeşitli okullarda matematik öğretmenliği yaptı, fakat iyi bir öğretmen değildi; sabırsız, sert ve öğrencilerine karşı kolayca tahammülsüzdü. Kendisine son derece açık gelen şeyleri anlamayan öğrencilere karşı neredeyse hiç sabrı yoktu.
Pearson Engeli
Bu arada Fisher, matematiksel istatistik dünyasına girmeye çalışıyordu. Ama karşısında Karl Pearson vardı.
Bir süre önce Biometrika‘da küçük bir not yayımlatmıştı ve bu sayede Pearson’la tanışmıştı. Bu tanışıklık kısa sürede önemli bir akademik ilişkiye dönüştü; Pearson, onun yeteneğini fark etmiş ve ona üzerinde çalışması gerçekten güç olan bir problem vermişti: Galton’ın korelasyon katsayısının istatistiksel dağılımını bulmak. Pearson ve ekibi yıllarca bu sorunun yalnızca belirli özel durumlarına çözümler üretmiş, farklı varsayımlar altında ayrıntılı hesaplamalar yapmış ve neredeyse elle yürütülen devasa bir matematiksel emek harcamıştı. Ancak genel çözüm hâlâ ulaşılamaz görünüyordu ve bu da sorunun ne kadar çetin olduğunu açıkça gösteriyordu.
Fisher bir hafta içinde çözümü buldu ve Biometrika’ya gönderdi.
Pearson matematiği tam olarak anlayamadı ve bu yüzden Gosset’e danıştı; ancak Gosset de aynı güçlükle karşılaştı. Pearson’ın laboratuvarındaki hesaplayıcılar, yani genç kadın asistanlar, bu sonucu sınamak için ay boyunca yoğun biçimde çalıştılar ve Fisher’ın formülünü özel durumlar üzerinde sayısal olarak doğruladılar. Yapılan her hesapta sonuçlar Fisher’ın çözümüyle örtüştü. Bu da formülün yalnızca teorik olarak değil, pratik hesaplamalarda da tutarlı olduğunu gösterdi.
Yine de Pearson makaleyi yayımlamadı. Fisher’ı bir yıl oyaladı, değişiklik talep etti, genelliği sınırlamasını istedi. Sonunda makalesi yayımlandı ama Pearson ve asistanlarının hazırladığı büyük bir hesaplama tablosunun dipnotu olarak. Fisher’ın matematiksel kanıtı, asıl çalışmanın bir eki gibi göründü.
Fisher bir daha Biometrika’ya makale göndermedi. Tarım dergilerine, meteoroloji dergilerine, psişik araştırmalar dergilerine gönderdi. Bazen yayın ücretini kendi cebinden ödedi.
Bir Anlaşmazlığın Ötesi: Karakter Meselesi
Bu çatışmayı salt kişisel ego savaşı olarak okumak yanlış olur. İki adam gerçekten farklı dünyalardaydı.
Pearson Marksizme sempatiyle bakıyordu ve ezilen sınıfların çıkarlarını savunma eğilimindeydi; toplumsal eşitsizlikleri sınıf temelli bir bakışla değerlendiriyordu. Fisher ise öjeni hareketine katılmıştı ve 1917’de yazdığı bir yazıda, “profesyonel ve vasıflı sınıfların doğum oranını artırmak, alt sınıflardakileri sınırlamak” için ulusal politika gerektiğini savunmuştu. Bu yaklaşım, dönemin tartışmalı biyolojik ve toplumsal mühendislik fikirleriyle örtüşüyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu görüşleri yüzünden faşist damgası yedi ve savaşla ilgili her türlü çalışmadan dışlandı; böylece akademik ve kamusal itibarı ciddi biçimde zarar gördü.
Bilim tarihini okurken rahatsız edici bir gerçeği görmek gerekiyor: Büyük metodolojik katkılar yapan insanlar, başka alanlarda son derece sorunlu görüşler taşıyabiliyor. Fisher’ın istatistiğe katkısı tartışmasız; deney tasarımı, varyans analizi ve modern istatistiksel düşüncenin gelişimi üzerindeki etkisi çok büyük. Ama öjeni savunuculuğu da onun tarihsel portresinin bir parçası ve bu yönü, başarılarını değerlendirirken göz ardı edilemez. Bir bilim insanının teknik mirasını kabul etmek, onun etik ve politik hatalarını aklamayı gerektirmez.
Rothamsted’e Geliş: Pis Yığını Eşelemek
Fisher’ın önünde iki seçenek belirmişti: Pearson, onu Galton Biyometri Laboratuvarı’na baş istatistikçi olarak almayı teklif etmişti. Bu teklifi kabul etseydi, Pearson’ın direktifleri doğrultusunda hesaplamalar yapan biri olacaktı.
Diğer seçenek Rothamsted Tarımsal Araştırma İstasyonundan geliyordu. İstasyon müdürü Sir John Russell, doksan yıllık birikmiş veriye bakıyordu: tarlalar, yağış kayıtları, gübre denemeleri, hasat ölçümleri, hepsi deri ciltli defterlere eksiksiz yazılmış ve bunu anlayabilecek birini arıyordu. “Belki birileri bu verilere istatistiksel bir gözle bakabilir” diye düşündü. Fisher’ın adını önerdiler.
Russell ona bir yıllık iş teklif etti, bin pound. Uzatma garantisi yoktu. Fisher kabul etti.
Çiftliğe taşındı. Karısı ve kayınvalidesi bahçeyle ve eve bakımla ilgilenirken Fisher çizmelerini giyip tarlaları geçerek istasyona yürüdü. Doksan yıllık veri onu bekliyordu. Sonradan bu dönemi kendisi şöyle tanımlayacaktı: “Pis yığını eşelemek.”
Pratiğin Teoriden Önce Geldiği Kitap
Rothamsted yıllarının ürünü, 1925’te yayımlanan Statistical Methods for Research Workers (Araştırmacılar için İstatistik Yöntemleri) oldu. Kitap on dört İngilizce baskı yaptı, altı dile çevrildi.
Bu kitap, o güne kadar yazılmış hiçbir matematik kitabına benzemiyordu.
Normalde matematik kitapları teoremlerle başlar, ispatlar, soyut kavramlar geliştirir. Uygulamalar ancak matematiksel altyapı tamamlandıktan sonra gelir. Fisher’ın kitabı ise üçüncü sayfada bir bebeğin 13 haftalık kilo değişim grafiğiyle başlıyordu. O bebek, Fisher’ın ilk oğlu George’du.
Kitap boyunca formüller verildi ama kanıtlanmadı. Mekanik hesap makinesiyle nasıl uygulanacağı gösterildi ama teorik türetmeler yer almadı. Matematikçiler bu pervasız iddialara kaşlarını çattı: “Bu sonuçlara nasıl ulaştı?” Ama laboratuvar teknisyenleri, biyologlar, tarım araştırmacıları kitabı kaptı ve kullandı. Bir ihtiyacı karşılıyordu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında İsveçli matematikçi Harald Cramér, uluslararası bilim dünyasından kopuk kaldığı sürede bu kitabı ve Fisher’ın makalelerini baştan sona inceledi, eksik kanıt adımlarını doldurdu. 1945’te Mathematical Methods of Statistics başlığıyla yayımladığı kitap, Fisher’ın bıraktığı boşlukların büyük bölümünü kapattı. 1970’lerde ise Yale’den istatistikçi L.J. Savage Fisher’ın orijinal makalelerine döndü ve şaşkınlığa düştü: Fisher, 1970’lere kadar çözülmemiş sanılan pek çok problemi onlarca yıl önce zaten çözmüştü.
Rothamsted’in Mirası
Fisher o tarla çiftliğinde yaklaşık on yıl kaldı. Doksan yıllık “pis yığını” eşeledi ve modern deneysel tasarımın temellerini attı. Tarımsal araştırmadaki çıkmaz sokakları aydınlattı. İstatistiğin sadece matematikçilerin değil, elinde veri olan herkesin kullanabileceği pratik bir araç olduğunu gösterdi.
Pearson’ın laboratuvarında baş hesaplayıcı olmayı reddeden, kendi parasıyla makale yayımlayan, öğrencileri anlayamadığında sabırsızlanan, siyasi görüşleriyle tartışmalı bir figür olan bu adam bilimin gerçeklerle nasıl yüzleşeceğini kalıcı biçimde değiştirdi.
Bir araştırmacı bugün kontrol grubu tasarlıyor, randomizasyon yapıyor ya da varyans analizi yapıyorsa; bu kelimelerin arkasında çizmelerini giyip Rothamsted tarlalarını geçen o kısa boylu, tahammülsüz, çarpıcı derecede özgün adam var.
“The Lady Tasting Tea: How Statistics Revolutionized Science in the Twentieth Century” – David Salsburg (2001), Bölüm 4 uyarlaması