2005 yılı asistanlığımın en keyifli zamanlarına denk gelir. Üstümüzdeki tüm kıdemlilerimiz uzman olmuş, biz de kendimizce acil tıpta iyice pişmiş, azalan nöbetlerimiz sayesinde de istanbulun tadını çıkarıp hobilerimizle uğraşabilir hale gelmiştik. 12-24 diye tabir ettiğimiz, 1 gündüz 1 gece şeklinde sürekli dönen 10 gündüz 10 gece vardiyası gayet iyi gelmişti. Bilgisayar, müzik, arabalar ve “diğer” klasik erkek hobileri arasında boş vakitlerimi bölüştürürken beni yazıcıoğlu’nda yeni bir anakart, ekstra RAM ya da tam da resmi yollardan elde edilmemiş oyunlar peşinde görmeniz gayet mümkündü. Bu heves, o sene İstanbul, Harbiye Askeri Müzesinde yapılan TATD kongresinde ev sahibi kliniğin bir asistanı olarak yaptığım çeşitli görevlerin arasına “SPSS kurslarında bilgisayarların kurulmasına yardımcı olmak” görevini de ekleyecekti. Sonraki kariyerimi şekillendiren, akademik hayatıma en çok etkisi olan şeylerin başında, belki de o zaman bir angarya gibi düşünmüş olabileceğim bu görev gelir. O kurs sayesinde istatistik ve metodolojinin keyifli dünyasına adım attığımı rahatlıkla söyleyebiliriz.
O kursa katılanların bilgisayarlarına yazıcıoğlu’ndan alınan CD’lerdeki yazılımları yüklemek kadar yoluma etki eden bir şey daha varsa o da David Salsburg’un modern istatistiğin tarihi hakkında yazdığı “Çay Tadımı Yapan Kadın: İstatistik Yirminci Yüzyılda Bilimi Nasıl Devrimleştirdi” kitabıdır. Bu kitap, yirminci yüzyılda gerçekleşen istatistiksel devrimi ele alıyor. Bu devrimde bilim, deterministik bir bakış açısından öncelikle olasılıklar, dağılımlar ve parametrelerle ilgilenen bir bakış açısına kaymıştır. Salsburg; Fisher ve Karl Pearson gibi isimlerle başlayarak, bu değişimde temel rol oynayan kişiler hakkında bir dizi öykü aracılığıyla bizi bu keyifli yolculuğa çıkarıyor. Kitabın başlığı, Ronald A. Fisher’ın ünlü kitabı Deneylerin Tasarımı’ndaki “çay tadımı yapan kadın” örneğinden geliyor.
Türkçe’sine rastlamadığım, nasıl olup da basılmadığını asla ama asla anlayamadığım, çevirmeyi 2-3 yayınevine teklif ettiğim ama pek de ilgilenen çıkmayan bu kitabın kendi okumalarımla birleştirdiğim keyifli özetlerini sizlerle de paylaşmaya karar verdim.
Hazırsanız, başlayalım…
Saat Gibi İşleyen Evren — ve Çöküşü
Salsburg’un “The Lady Tasting Tea” Önsözünden….
19.yy’a girerken bilim dünyasının kendine güveni tamdı. Evren, büyük bir saat mekanizması gibiydi: Doğru denklemleri bulursanız, yeterince hassas ölçüm yaparsanız, her şeyi önceden hesaplayabilirdiniz. Newton’ın hareket yasaları, Boyle’un gaz yasaları, Laplace’ın göksel mekanik denklemleri… Bunlar gerçekliğin matematiksel iskeletiydi.
Napolyon, Laplace’a bir keresinde sormadan edememiş: “Tanrı’dan hiç söz etmemişsiniz kitabınızda?” Laplace’ın yanıtı tarihe geçti: “Bu hipoteze ihtiyaç duymadım.” Bu yanıt o dönemin havasını özetliyordu. Tanrı’ya yer yoktu, tesadüfe yer yoktu, belirsizliğe yer yoktu. Sadece denklemler ve onların zorunlu sonuçları vardı.
Ama küçük bir sorun vardı.
Gezegenler ve kuyruklu yıldızlar, tahmin edilen pozisyonlarına tam olarak oturmuyordu. Ölçümler her seferinde biraz sapıyordu. Laplace bunu gözlem hataları olarak açıkladı ve formüllerine bir hata fonksiyonu ekledi. Bu, sapmaları bünyesine alan ek bir terimdi — sanki bir torba gibi, açıklanamayan her şeyi içine dolduruyordu.
Beklenti şuydu: Ölçüm teknolojisi ilerledikçe, bu hatalar küçülecekti.
Tam tersi oldu.
19.yy’ın sonuna gelindiğinde, ölçümler hassaslaştıkça hatalar daha da belirgin hale geldi. Biyolojinin ve sosyolojinin yasalarını bulmaya yönelik girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Fizik ve kimyada bile Newton ve Laplace’ın yasaları, artık sadece birer kaba yaklaşım olarak görülüyordu.
Saat mekanizması durmuştu.
Yeni Bir Paradigma: İstatistiksel Model
Bilim, yüzyılın sonunda yeni bir bakış açısına yöneldi: gerçekliğin istatistiksel modeli.
Bu değişimi anlamak için üç kavramı birbirinden ayırt etmek gerekiyor: rastgelelik, olasılık ve istatistik.
Gündelik dilde rastgelelik (rastlantı), öngörülemezlik demektir. Sıradan insan için rastgelelik, düzensizliktir.
Ama modern bilimci için rastlantı, yapısız bir kaos değildir. Matematiksel olarak tanımlanabilir bir örüntüsü vardır. Bir olasılık dağılımı, bu rastgeleliği çerçeveler ve sınırlı da olsa gelecekteki olayları tahmin etmemize imkân tanır.
Olasılık ise çok daha eski bir kavram. Aristo bile, “doğası gereği, olası olmayan şeyler de olur” demiş. 17. ve 18. yüzyıllarda Bernoulli ailesi, Fermat, Pascal, de Moivre gibi matematikçiler şans oyunlarından yola çıkarak olasılık teorisini inşa ettiler. De Moivre calculus yöntemlerini uyguladı, Bernoulli “büyük sayılar yasası” gibi temel teoremleri ortaya koydu. Ama 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde bu teorinin sağlam bir kuramsal temeli hâlâ yoktu.
Bu kitapta Salsburg, 20. yüzyılda bilimin geçirdiği derin felsefi dönüşümü bizlere göstereceğini söylüyor. Determinizmin çöküşünü, belirsizliğin bilime nasıl entegre edildiğini ve bu devrimi yaratan insanların hikâyelerini tanıyacaksınız diyor. Popüler kültür bu devrimi henüz tam olarak sindiremiyor. “Korelasyon,” “risk,” “istatistiksel anlamlılık” gibi kavramlar gündelik dile sızmış olsa da altındaki felsefi dönüşüm hâlâ görünmez. Oysa tıp dahil hemen her bilim dalı artık istatistiksel modeller üzerine kurulu.
Salsburg bu büyük hikâyeye bir ikindi çayı ile başlamayı seçmiş: Cambridge bahçesinde keyifli bir ikindi çayı esnasında bir kadının çaya sütün mü çayın mı önce koyulduğunu anlayabileceğini iddia etmesi, belki de bu kadına kur yapmak için orada olan sakallı bir adamın kadından daha çok ilgisini çeker. Bu ilgi, bugün bilginin ve araştırmanın temellerinde rutin kullandığımız birçok kabulün de başlamasını sağlayacaktır…
Kaynak
“The Lady Tasting Tea: How Statistics Revolutionized Science in the Twentieth Century” – David Salsburg (2001), Yazar Önsözü uyarlaması.