Modern tıpta bir klinik deney, bir tedavinin gerçekten işe yarayıp yaramadığını anlamanın en güvenilir yolu olarak görülür. Ancak bu anlayış, tıp tarihinin oldukça geç bir döneminde, James Lind’in iskorbütlü denizciler üzerindeki deneyleri (Lind, 1753) ya da Bradford Hill’in streptomisinle yaptığı tüberküloz çalışmalarıyla (Hill, 1948) netleşmeye başlamıştır. Ondan önceki yüzyıllarda hekimlik pratiği, büyük ölçüde otoriteye, kişisel gözlemlere ve usta–çırak zincirine yaslanıyordu. Buna rağmen antikçağdan erken modern döneme uzanan bazı örneklerde klinik deney fikrinin kıvılcımları görülür. Ancak bu “ilkel başlangıçlar” çoğunlukla güvenilir bilgi üretmedi; yine de bugün bildiğimiz metodolojinin gelişebilmesi için hangi engellerin aşılması gerektiğini ve hangi fikirlerin filizlenmeye başladığını göstermesi açısından çok değerlidir (Porter, 1997).
Otoritenin Hakimiyeti
Klasik dönemde hakikatin ölçütü deney değil, auctoritas yani otoriteydi. İkinci yüzyılda yaşamış Bergamalı Galen, yazdığı yüzlerce eserle Avrupa ve İslam tıbbını bin yıl boyunca etkiledi (Nutton, 2012). İnsan bedenini dört sıvının –kan, balgam, sarı safra, kara safra– ahenkli dengesiyle açıklayan humoral teori, yalnızca biyolojik bir model değil, aynı zamanda etik ve kozmolojik bir dünya görüşüydü. Kan alma, kusturucular ya da çeşitli bitkisel ilaçlar bu teoriye uygun oldukları için kabul gördü. Hasta iyileştiğinde “denge yeniden kuruldu” diye yorumlanıyor; hasta öldüğünde ise hastalığın “zaten çok ilerlemiş olduğu” söyleniyordu.
Bu yaklaşımın zaafı açıktı: teori, hangi bulguya rastlarsanız rastlayın açıklayabiliyordu. Aşırı ateş mi? Safra fazlalığı. Bitkinlik mi? Kara safra baskınlığı. Kanama mı? Kanın dışarı çıkmasıyla denge arayışı. Her gözlem teoriyi doğrulamak üzere eğilip bükülüyordu. Tedavinin etkisiz ya da zararlı olabileceği ihtimali ise hiç sorgulanmıyordu. Galen’in gözlemleri, zamanının otopsi kısıtlamaları nedeniyle çoğunlukla hayvan deneylerine dayanıyordu, ama buna rağmen yüzyıllarca dogmatik otorite haline geldi (Temkin, 1973).
Humoral tıp gözlem ve deneyimden çok dogmaya yaslanıyordu. Başarı öykülerinin seçilerek aktarılması, başarısızlıkların ise göz ardı edilmesi günümüzde “confirmation bias” (onay yanlılığı) dediğimiz bilişsel hataya iyi bir örnektir (Kahneman, 2011). Metodolojik açıdan ise bu yaklaşım, Karl Popper’in yüzyıllar sonra “yanlışlanabilirlik” kriteriyle işaret ettiği eksikliğin tipik bir tezahürüydü: hiçbir tedavi, geçersiz kılınma riskiyle karşı karşıya bırakılmıyordu. Böylece tedavilerin etkinliği sistematik biçimde test edilmedi, zararlı etkiler fark edilmedi.
Yanlışlanamaz Teorilerin Dayanıklılığı: Miasma’dan Frenolojiye
Galen’in mirası sadece kendi dönemini etkilemekle kalmadı, yüzyıllar boyunca otoriteye dayalı düşünmenin modelini kurdu. Orta Çağ’dan 19. yüzyıla kadar süren miasma teorisi bunun tipik örneğidir. Humoral teorinin ardından gelen miasma teorisi, hastalıkların “kötü hava” ile yayıldığını öne sürüyordu. Veba, kolera, sıtma gibi salgınların nedeni, lağımlardan yükselen görünmez gazlardı. Bu açıklama kolayca her semptoma uyarlandı: kötü kokan mahalleler hastalık üretir, iyi havalandırma sağlıklı kılar. Ölçülemez “miasma” kavramı, teoriyi çürütülemez hale getirdi. Ancak 19. yüzyılda Pasteur ve Koch’un mikroorganizmaları tanımlamasıyla miasma teorisinin büyüsü bozuldu (Evans, 1987).
Bir başka ilginç vaka 19. yüzyılın moda bilimi frenoloji idi. Kafatasındaki çıkıntılardan kişilik ve ahlaki özellikler okunabileceği iddia ediliyordu. Haritalar çiziliyor, ölçümler yapılıyordu; fakat bu ölçümler “çürütülmek” için değil, zaten inanılanı doğrulamak için yorumlanıyordu. Frenoloji, işverenlerin işçi seçiminde, devletlerin ırksal hiyerarşiler yaratmasında ve sömürgeci ideolojilerin meşrulaştırılmasında kullanıldı (Van Wyhe, 2004). Böylece bilim kılığına girmiş bir ideolojik maske oldu.
Bu örnekler, yanlışlanamaz iddiaların yalnızca masum teoriler değil, aynı zamanda toplumsal ve politik araçlar olabileceğini de gösteriyor. Geçtiğimiz yüzyılda savaşları, ırkçılığı ve otoriter ideolojileri haklı çıkarmak için kullanılan birçok populist söylemde bu sahtebilimlerin izleri görülebilir.
Popper’ın Radikal Çizgisi: Bilimi Sınırlandırmak
İşte bu tarihsel tablo, 20. yüzyılda Karl Popper’ın bilimi tanımlarken neden bu kadar sert bir ölçüt getirdiğini anlamamıza yardım eder. Popper’a göre bilim, yanlışlanabilir iddialar bütünüydü. Bir teori, gözlemle veya deneyle çürütülebiliyorsa bilimseldi; aksi halde ne kadar çekici olursa olsun sahtebilim sınırında kalıyordu. (The Logic of Scientific Discovery, 1934/1959).
Freud’un psikanalizi veya Marx’ın tarihsel materyalizmi her şeyi açıklayabilme iddiasına rağmen Popper’a göre bilimsel değildi; çünkü hiçbir olumsuz gözlem onları çürütemiyordu. Oysa Einstein’ın görelilik kuramı, tek bir yanlış gözlemle bile çökecek kadar kırılgandı—ve bu yüzden bilimdi.
Elbette Popper’ın çizgisi tartışmasız kabul görmedi. Thomas Kuhn, bilimi paradigmalardan oluşan bir süreç olarak yorumladı. Ona göre bilim, Popper’ın tarif ettiği gibi sürekli yanlışlamayla değil, belirli bir paradigma içinde “normal bilim” faaliyetleriyle ilerler; ancak anomali biriktiğinde devrimci bir kırılma yaşanır (The Structure of Scientific Revolutions, 1962).
Imre Lakatos ise Kuhn ile Popper arasında bir köprü kurmaya çalıştı. Ona göre bilim, birbirleriyle yarışan “araştırma programları” etrafında şekillenir; her programın “çekirdek” varsayımları korunur, ama yardımcı hipotezler başarısız olursa program terk edilebilir (The Methodology of Scientific Research Programmes, 1978). Bu yaklaşım, Popper’ın katı yanlışlanabilirlik ölçütünü biraz esnetti, çünkü bilim pratiğinde teoriler çoğu zaman tek bir olumsuz sonuçla terk edilmez.
Yine de Popper’ın mirası güçlü kaldı: Bilim, yanlışa açık olmayı göze alabilen iddialar bütünü olmalıydı. Kuhn ve Lakatos’un katkıları bu resmi daha zengin kıldı, ama Popper’ın turnusol kâğıdı hâlâ sahtebilimle bilimi ayırmak için elimizdeki en güçlü araçlardan biri olarak kalıyor.
Kanıt Sorununun Derinliği
Burada mesele yalnızca “yanlış teorilerin uzun ömürlü olması” değil, aynı zamanda hangi tedavilerin etkili olduğunu belirleyecek güvenilir bilginin üretilmemesiydi. Hekimler gözlem yapıyorlardı; fakat karşılaştırma grupları olmadığından tedavinin etkisini hastalığın doğal seyrinden ayıramıyorlardı. Bir hasta kan aldıktan sonra iyileştiğinde bu, tedavinin başarısı sayılıyor; öldüğünde ise hastalığın şiddetine yoruluyordu. Ian Hacking’in vurguladığı gibi, modern anlamda “istatistiksel düşünme” ve karşılaştırmalı metodoloji ancak 18. yüzyılda şekillenmeye başladı (Hacking, The Taming of Chance, 1990).
Bugünün epidemiyolojik bakış açısıyla, o dönemin “kanıtları” sistematik hatalarla doluydu. Seçim yanlılığı: Hastalar rastgele değil, koşullara göre seçiliyordu. Karıştırıcı etkenler: Yaş, hastalığın ciddiyeti, sosyal statü hem tedaviyi hem sonucu etkiliyordu. Gözlemci yanlılığı: Hekimler, kendi beklentilerine göre sonuçları yorumluyordu. Bu tür hatalar yalnızca geçmişin değil, günümüz klinik araştırmalarında bile dikkatle bertaraf edilmeye çalışılan sorunlardır. Ama o dönem hekimleri bu yanlılıkları fark edecek kavramsal araçlardan tamamen yoksundu (Wootton, Bad Medicine, 2006).
Kültürel ve Sosyal Engeller
Bu metodolojik körlükler yalnızca cehaletten değil, kültürel ve pratik engellerden de besleniyordu. Humoral teori, her sonucu açıklayabildiği için deney ihtiyacını ortadan kaldırıyordu. Dini ve ahlaki kaygılar da insan üzerinde kontrollü deneyi çoğu kez “tehlikeli” veya “etik dışı” olarak görüyordu. Andrew Wear’ın belirttiği gibi, erken modern dönemde hekimlik, deneysel risk almak yerine ahlaki sorumluluk ve geleneksel bilgelikle meşrulaştırılıyordu (Wear, Knowledge and Practice in English Medicine, 1550–1680, 2000).
Ayrıca pratik engeller vardı: belirli hastalıklar için hasta sayısı azdı, düzenli kayıt tutulmuyordu, tedaviler genellikle ucuz ve kolay ulaşılabilir olduğundan geniş ölçekli karşılaştırmalı denemeler için ekonomik bir teşvik yoktu. Bu koşullar altında tıp, bilimden çok bir zanaat olarak sürdü: usta–çırak ilişkisiyle aktarılan, bireysel deneyimlerle şekillenen, sorgulamadan uzak bir pratik. Edward Shorter’ın da vurguladığı gibi, modern klinik araştırmanın temel taşları 19. yüzyıldan önce yalnızca dağınık kıvılcımlar hâlindeydi (The History of the Patient’s View, 1985). Bir tedaviyi bilinçli olarak kontrollü bir deneye tabi tutmak fikri neredeyse hiç akla gelmiyordu.

Dijital Çölün Yeni Miasmaları
Tarih boyunca yanlışlanamaz teoriler, hekimliğin ve toplumun düşünce dünyasını şekillendirdi. Bugün ise benzer bir tabloyu sosyal medyada görüyoruz. Galen’in dört sıvısı ya da miasma teorisinin görünmez buharları nasıl her şeyi açıklayabildiyse, modern şarlatanlıklar da aynı yolu izliyor.
“Vücudunuz toksinlerle dolu” diyen detoks kürleri, “enerji frekansını” dengelediğini iddia eden bileklikler, “bağırsak florasını resetleyen” diyetler… Bu söylemler aslında antik dogmaların çağdaş varyasyonlarıdır. Hepsinde ortak bir özellik vardır: yanlışlanamazlık. “Toksin” tanımı yapılmadığı için hiçbir ölçüm yoktur; “enerji dengesi”nin ne olduğu belirsizdir; “bağışıklığın güçlenmesi” ölçülmediği için her türlü olumlu deneyim başarı hanesine yazılır. Sosyal medya üzerinden pazarlanıp, satılan türlü türlü “şifa”, Galen’in yaklaşımı ile bezenmiş, bilimselmiş gibi sunulan içerikleri sayesinde hala şarlatanları zengin etmeye devam ediyor.
Multivitaminler, balık yağı, kolajen veya bitkisel ürünler gibi alanlarda anekdotal başarı öyküleri ile dolu her yer. Örneğin, bir kişi eklem ağrısı için glukozamin-kondroitin kullanıyor, “daha iyi hissettim” dediğinde bu olumlu örnek çok kolay akılda kalıyor. Ancak randomize kontrollü çalışmaların (örn. GAIT trial, Clegg et al., NEJM 2006) etkinlik göstermediğini çoğu kullanıcı ya duymuyor ya da “benim bünyem farklı” diyerek dışlıyor. Akupunktur, homeopati veya “detoks kürleri” gibi uygulamalarda insanlar, olumlu deneyimlerini (örneğin “baş ağrım geçti”) kolayca genelleştiriyor, etkisiz veya olumsuz deneyimlerini ise ya dile getirmiyor ya da kişisel bir istisna olarak açıklıyor. Sistematik derlemeler çoğunun plasebo dışında fayda göstermediğini ortaya koymasına rağmen (Ernst, Pain, 2011), toplumsal bellekte yalnızca “işe yarayan hikâyeler” dolaşımda kalıyor. Burada sosyal medya, sahtebilim için adeta yeni bir miasma işlevi görüyor: görünmez ama yaygın bir sis, algoritmalar tarafından körükleniyor, paylaşıldıkça yoğunlaşıyor.
Hekimler de bağışık değil. Bir doktor bir hastada belirli bir tedavinin işe yaradığını gördüğünde, sonraki hastalarda da aynı tedaviyi uygulamaya daha eğilimli oluyor. Olumsuz sonuçlar ise genellikle “hastalık çok ağırdı” gibi açıklamalarla teori dışına atılıyor. Bu da tıp pratiğinde kanıta dayalı yaklaşım yerine deneyimsel yanlılığı güçlendiriyor ve Galen’in ruhu hala aramızda dolaşıyor (Croskerry, Acad Med, 2003).
Pazarlamanın Gücü: Bilimsel Kanıt Yerine Anlatı
Burada pazarlamanın dili, sahtebilimin en güçlü silahına dönüşür. Kanıttan çok anlatı öne çıkar. Sosyal medyanın ekranlarında dolaşan detoks kürleri, kristal terapileri ya da bağırsak florasını “resetleme” vaatleri yalnızca iddia olarak değil, küçük hikâyeler olarak sunuluyor. “Bende işe yaradı” cümlesi, bir meta-analizin soğuk tablolarından daha parlak; çünkü insan zihni sayılardan çok öykülere kulak kabartıyor ve bilimin sıkıcı ifadeleri kabul görmüyor. Bir influencer’ın “ben bu detoksla üç günde enerjim yerine geldi” demesi, izleyiciye çok daha inandırıcı geliyor. Green ve Brock’un belirttiği gibi, anlatılar yalnızca bilgilendirmez, aynı zamanda ikna edici bir duygusal taşıyıcı görevi de görür. Bu öyküler genellikle otorite taklidiyle desteklenir. Beyaz önlük giymiş bir influencer, laboratuvar görselleriyle süslenmiş bir video, “Dr.” unvanını çağrıştıran bir kullanıcı adı… Robert Cialdini’nin İknanın Psikolojisi kitabında altını çizdiği üzere, otorite yalnızca bilgiyle değil, görünüşle de kuruluyor (Cialdini, Influence, 2009). Dolayısıyla mesele kanıtın kendisi değil, kanıtı andıran sahnenin kurulabilmesi. Bu, anlatı etkisi (narrative bias) olarak bilinir: öyküler, istatistiklerden daha kolay akılda kalır ve daha hızlı ikna eder.
Üstelik bu anlatılar yalnızca bireysel ikna gücüyle değil, algoritmaların yankısıyla da çoğalıyor. Sosyal medya platformlarının işleyişi, güçlü duygular uyandıran içerikleri ödüllendirmekte. Kaygı, umut, öfke ya da merak… Hepsi algoritmaların gözünde bir “beğeni” ya da “paylaşım” olarak değer kazanıyor. Böylece sahtebilimsel vaatler, bilimsel ihtiyatın önüne geçiyor; çünkü temkinli konuşan bir epidemiyoloğun sözleri paylaşım değerinden yoksun, mucizevi kurtuluş vaat eden bir “detoks uzmanının” videosu ise viral olmaya mahkûm.
Psikolojinin Derin Katmanları
Psikoloji literatürü bu cazibenin mekanizmalarını da açıklıyor. Onaylama yanlılığı insanları yalnızca inançlarını doğrulayan örnekleri seçmeye iter. Anlatı yanlılığı öykülerin, istatistiksel verilerden daha inandırıcı olmasını sağlar. Doğal olan iyidir yanlılığı, bitkisel olanı otomatik biçimde güvenli ve faydalı kabul ettirir. Bu üçlü birleştiğinde, sosyal medyanın sunduğu şarlatanlık kokteyli neredeyse karşı konulmaz hale geliyor.
Bilim ve Erdem
Ama bütün bu tablo, Popper’ın basit ama radikal ölçütünü tekrar gündeme getirir: bilim, yanlışa açık olmalıdır. Galen’in dört sıvısı yüzyıllarca hüküm sürdü, çünkü yanlışlanamazdı. Miasma, toplumları şekillendirdi, çünkü çürütülemezdi. Frenoloji sahte bir kesinlik sundu, çünkü her gözlem teoriyi doğrulayacak şekilde yorumlanabiliyordu. Bugünün detoks kürleri, kristal terapileri ve enerji frekansları da aynı nedenden ötürü hâlâ varlığını sürdürüyor.
Bilim ise sahtebilimin karşısına yalnızca veriyle değil, bir erdemle çıkar: kendi kendini çürütmeye cesaret etme erdemi. Ioannidis’in (2005) meşhur uyarısı—“çoğu yayımlanmış araştırma bulgusu yanlıştır”—aslında bilimin zaafını değil, gücünü gösterir; çünkü bilim yanlışı ortaya çıkarabilir. Sosyal medya şarlatanlıkları ise tam tersine, hiçbir zaman yanıldıklarını kabul etmez.
Tarih boyunca yanlışlanamazlık insana cazip geldi, çünkü belirsizlik içinde kesinlik vaat ediyordu. Ama kesinlik, bilimin değil sahtebilimin dilidir. Galen’in gölgesinden Popper’ın ışığına yürümek, yalnızca aklın değil, aynı zamanda ahlakın da görevidir: bilimsel düşünceyi ayakta tutan şey, yanılma ihtimalini kabul etme cesaretidir.
Kaynaklar
Cialdini, R. (2009). Influence: Science and Practice. Pearson. Link
Clegg, D. O., et al. (2006). Glucosamine, chondroitin sulfate, and the two in combination for painful knee osteoarthritis. New England Journal of Medicine, 354(8), 795–808. https://doi.org/10.1056/NEJMoa052771
Croskerry, P. (2003). The importance of cognitive errors in diagnosis and strategies to minimize them. Academic Medicine, 78(8), 775–780. https://doi.org/10.1097/00001888-200308000-00003
Ernst, E. (2011). Homeopathy: what does the “best” evidence tell us? Pain, 152(8), 1747–1748. https://doi.org/10.1016/j.pain.2011.05.004
Evans, R. J. (1987). Death in Hamburg: Society and Politics in the Cholera Years, 1830–1910. Oxford University Press.
Green, M. C., & Brock, T. C. (2000). The role of transportation in the persuasiveness of public narratives. Journal of Personality and Social Psychology, 79(5), 701–721. https://doi.org/10.1037/0022-3514.79.5.701
Hacking, I. (1990). The Taming of Chance. Cambridge University Press.
Hill, A. B. (1948). Streptomycin treatment of pulmonary tuberculosis. BMJ, 2, 769.
Ioannidis, J. P. A. (2005). Why most published research findings are false. PLoS Medicine, 2(8), e124. https://doi.org/10.1371/journal.pmed.0020124
Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. Farrar, Straus and Giroux. Link
Kuhn, T. S. (1962). The Structure of Scientific Revolutions. University of Chicago Press.
Lakatos, I. (1978). The Methodology of Scientific Research Programmes. Cambridge University Press.
Lind, J. (1753). A Treatise of the Scurvy.
Nutton, V. (2012). Ancient Medicine. Routledge.
Porter, R. (1997). The Greatest Benefit to Mankind: A Medical History of Humanity. HarperCollins.
Popper, K. (1959). The Logic of Scientific Discovery. Routledge.
Shorter, E. (1985). The History of the Patient’s View. Transaction Publishers.
Temkin, O. (1973). Galenism: Rise and Decline of a Medical Philosophy. Cornell University Press.
Van Wyhe, J. (2004). Phrenology and the Origins of Victorian Scientific Naturalism. Ashgate.
Wear, A. (2000). Knowledge and Practice in English Medicine, 1550–1680. Cambridge University Press.
Not: Bu yazıda Türkçe dil bütünlüğü, referans düzenlemesi ve görsellerin hazırlanmasında yapay zeka kullanılmıştır.